Anasayfa > DİNİ KİTAPLAR > DOĞUM KONTROLÜ (Azil)

DOĞUM KONTROLÜ (Azil)
PUAN : 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Loading ... Loading ...
OKUNMA : 1020 EKLENME : 16/08/2013 GÜNCELLENME : 31/08/2013 DOĞUM KONTROLÜ (Azil) Facebook'ta paylaş DOĞUM KONTROLÜ (Azil) İçin Yorum Yap

DOĞUM KONTROLÜ (Azil)

  1) Azil terimi ve kapsamı:
Arapça bir sözcük olan “azil”; uzaklaştırmak, ayırmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak; kadının gebe kalmaması için, erkeğin menisini dışarı atmasıdır. Azil, gerek İslam’dan önce ve gerekse İslamî devirlerde iki nedenle yapılıyordu. Ya cariye gebe kalmasın diye bu yola başvurulur, ya da hür olan kadın gebe kalmasın veya süt emen çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı.
Hz. Peygamber’in, azil konusunda çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; “O, gizli ve’d’dir” buyurmuştur. (Müslim, Nikah, 141; İbn Mace, Nikah, 61.) Burada “ve’d”; kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek anlamına gelir. Bununla Kur’an’daki şu ayete işaret edilmiş oluyordu: “O, diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah yüzünden öldürüldüğü sorulduğu zaman.” (et-Tekvîr, 81/8-9.)
Ancak daha sonra Hz. Peygamber’in, azil konusunda müsamahalı davrandığı görülür. Cabir (r.a)’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler, bunun küçük “mev’ûde” yani çocuğu diri diri toprağa gömme anlamına geldiğini söylediler. Bu durum Allah’ın Rasülüne iletilince şöyle buyurdu: “Yahudiler yalan söylemiş, eğer Allah onu yaratmak istese, sen engel olamazdın.” (Ebü Davud, Nikah, 48; Nesaî, Nikah, 55; Ahmed b. Hanbel, III, 22, 49, 51.) Ebu Saîd el-Hudri ve Enes b. Malikten de aynı nitelikte hadisler nakledilmiştir. Yine Cabir (r.a) şöyle demiştir: “Biz Hz. Peygamber devrinde Kur’an inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa bunu bize Kur’an yasaklardı.” (Buhari, Kader, 4; Tirmizî, Nikah, 39.) Müslim’in rivayetinde; “Bu, Rasülullah’ın kulağına gitti, fakat bize bunu yasaklamadı” (bk. Müslim, Talak, 26-28.) denilir.”
Ebû Said el-Hudrî’nin naklettiği şu hadis de azlin caiz oluşunu ifade etmektedir. Ebu Said şöyle demiştir: “Biz kadınlarımızla cinsel temasta bulunuyoruz, bu hoşumuza da gidiyor. Azil konusunda ne dersiniz?, sorusuna Allah’ın Rasülü şu cevabı vermiştir: “Siz istediğinizi yapın. Allah’ın yaratmak istediği şey meydana gelecektir. Bununla birlikte suyun hepsinden çocuk olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, III, 26.)
Yukarıdaki ilk hadis’e ve on çirkin hasletten birisinin de azil olduğunu belirten Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) naklettiği (Nesaî, Zîne, 17; Ebü Davud, Hatem, 3; İbn Hanbel, l, 280, 297, 429.) başka bir hadis’e göre azil çirkin bir fiildir, İbn Hazm (ö. 456/1063) bu hadisleri delil alarak azlin caiz olmadığını söylemiştir.
İslam fakihlerinin büyük çoğunluğu ise, yukarıdaki diğer hadislere dayanarak; bir erkeğin hür olan eşinin izni ile, azil yapmasının caiz olduğunu söylemiştir.
Doğum kontrolünün caiz olup olmaması da azlin hükmü ile yakından ilgilidir. Azli kabul etmeyenler bunun kadere karşı çıkmak anlamına geldiğini, bunda ayrıca müslümanların sayısını azaltma gayesi bulunduğunu öne sürerler. Bu konuda ayrıca çocukların yoksulluk korkusu ile öldürülmesini yasaklayan ayetle (el-İsra, 17/31) Hz. Peygamber’in şu hadisine dayanırlar: “Evlenin, çünkü ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim.” (İbn Mace, I, 592, H.No: 1846)
Sonuç olarak cenin teşekkül etmeden önceki dönemde erkeğin veya kadının gebeliği engelleyen yöntemlere başvurması mümkün ve caizdir. Bu korunma, doğum kontrol tableti kullanma yoluyla olabileceği gibi, meninin rahme ulaşmasını engelleyen diğer yöntemlerle de olabilir. Ancak bunun için eşlerin rızasının bulunması, sağlığa zarar vermemesi ve başvurulan yöntemin boy abdestini engelleyici nitelikte olmaması gerekir.
2) Kürtaj ve İslamî açıdan kritiği:
Kürtaj sözlükte “kazımak” demektir. Bir tıp terimi olarak ise gebeliğin ilk üç ayında ceninin, rahim iç zarı kazınarak alınmasını ifade eder.
Çocuğun anne karnında teşekkül ettikten sonra düşürülmesi, azilden ayrı bir işlemdir. Azilde, meniyi kadından uzaklaştırma söz konusudur. Kürtajda ise teşekkül eden ve ileride insan varlığını oluşturacak olan biyolojik bir varlığı dış etkilerle anneden ayırma işlemi vardır.
Doğum kontrolü ve buna bağlı olarak kürtaj işleminin batı ülkelerinde yayılması, İngiliz iktisat bilgini ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus’un (1766-1834) öne sürdüğü “gıda maddelerinin artan dünya nüfusunu besleyemeyeceği” endişesine dayanır. Malthus, 1803’te yayınladığı “Nüfus Artışının Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Bir Deneme” adlı eserinde; dünya nüfusunun sürekli arttığını, buna karşılık beslenme kaynaklarının sabit kaldığını, bu yüzden bu kaynakların bir gün tükeneceğini öne sürdü. Bunun için de bir önlem olarak, doğumları teşvik etmek bir yana, aksine cinsel perhizle nüfus planlaması gerektiğini söyledi. Ona göre, nüfus artışı işsizliği, yoksulluğu ve düşük ücreti birlikte getiriyordu. “Doğumun isteyerek kontrol altına alınması” diye tanımlanan Malthus’çu doktrin Avrupa’da yayılma sürecinde, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. Katolikler ve komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler doğum kontrolünü Allah’ın işine karışmak şeklinde yorumladılar. Komünistler de zenginlerin servetleri paylaşmamak için nüfusu azaltmak gayesiyle doğum kontrolü meselesini başlattıklarını öne sürdüler. 1798’de Amsterdam’da ilk doğum kontrol kliniği açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika’da giderek yayıldı. 1916’da burada da doğum kontrol klinikleri açıldı. Gebeliği önleyici her türlü yöntem ahlâka uygun sayıldı.
Yukarıda da açıkladığımız gibi Avrupa’da henüz doğum kontrolü konusu söz konusu değilken, İslâm’da istenmeyen gebeliğin önlenmesinde “azl” yöntemi biliniyordu ve Hz. Peygamber de buna müsamaha ile bakmıştı. Hristiyan, Yahudi ve doğu dinlerinde de bu metot uygulanıyordu. (bk. Müslim, Talâk, 26-28; «Birth Control» mad. Encyclopedia Britanice, III, 705; Moye W. Freymann, «Brith Control» mad., Encyclopedia Americana, IV, 4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebu’l-A’la Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul, 1967. «Doğum Kontrolü» mad. Ş.İ.A., l, 411.)
Türkiye’de 1967’de çıkarılan “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun”a göre, nüfus planlaması; fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları şeklinde tarif edilmiştir. Burada tıbbî zorunluluklar dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceği hükme bağlanmışken, çeşitli propagandalarla kürtaja bir kapı açılmıştır. Kürtaj meselesi ABD’de ve bir çok batı ülkelerinde halen tartışma konusu olmaya devam ederken, Türkiye’de hemen uygulamaya konulmuş, bu konuda yeteri kadar bilgi sahibi olmayan genç anne adaylarından ölen ya da sakat kalanların sayısı oldukça yüksek orana ulaşmıştır. Diğer yandan geri kalmış ülkelerde ilkel yöntemlerle doğum kontrolü uygulaması yüzünden, yılda yaklaşık yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon dolayında çocuğun da annesiz kaldığı belirlenmiştir.
Yukarıda, henüz çocuk teşekkül etmezden önce, gerek azil ve gerekse bu kapsama giren gebeliği önleyici nitelikteki yöntemlere İslâm’ın müsamaha ile baktığını belirtmiştik. Ancak bu konuda iki noktaya dikkat edilmesi de gereklidir. 1) Eşlerin karşılıklı rızası, 2) Uygulanacak yöntemin erkeğin veya kadının fizik ya da ruh sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olması gerekir.
Çocuk teşekkül ettikten sonra, başka bir deyimle gebelik başladıktan sonraki korunmaya gelince; bu konuyu Malthus’un dediği gibi yalnız “aç kalma”, dünya üzerindeki rızkın insanlara yeterli olmaması gibi teorik bir düşünceye bağlamak, İslamî açıdan bir anlam taşımaz. Çünkü mü’min rızkı verenin Allah olduğuna inanır. Yüce Allah’ın “Razık” ve “Rezzak” sıfatları ile “Rahman” ve “Kerîm” sıfatları dünya üzerinde her canlıya rızkı verenin O olduğunu gösterir. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük bir suçtur” (el-isra’, 17/31; bk.el-En’am, 6/151; et-Tekvîr, 81/8-9; el-Mümtehine, 60/12.) “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Allah onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (levh-ı mahfuz)dır.” (Hûd, 11/6.)
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin ana karnında yaratılışı kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar günde kan pıhtısı, sonra bir o kadar günde et parçası olur. Sonra Allah bir melek göndererek şu dört kader proğramını yazması emredilir: İşleyeceği ameller, rızkı, eceli ve bedbaht veya mes’ud olacağı. Sonra ona ruh üflenir.” (Buharî, Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1,2.)
İslamî açıdan ceninin sağ olarak doğma ihtimali bulunduğu için, onun anne karnındaki varlığı korunmuş ve onun bir takım haklardan yararlanması sağlanmış, bu arada dış etkilerle onun düşürülmesi bazı şartlara bağlanmıştır.
Cenin sağ doğmak şartıyla miras, lehine vasiyet ve nesep ikrarı tasarruflarından yararlanır. Cenin için sabit olan bu haklar koruma altına alınır, o sağ olarak doğarsa bunlardan veli aracılığı ile yararlanmaya başlar. (es-Serahsi, el-Mebsut, XXVI, 86, 87; İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, VIII, 328 vd.; Ebu Zehra, Usulu’l-Fıkh, s. 331 vd.)
3) İslâm’da cenini koruyan hükümler şöylece özetlenebilir:
a) Hz. Peygamber çocuk doğumunu arzu etmeyen eşler için azl’e, yani gebeliğe önceden engel olabilecek yöntemlere izin vermiştir. Buna kadının da rıza göstermesi gerekir. Çünkü kadının çocuk doğurma hakkı olduğu gibi, kendisine cinsel yönden rahatsızlık verecek veya ruhsal strese yol açabilecek korunma yöntemlerine rıza göstermeme hakkı da vardır. Bu yüzden kadının rızası dışında azil (korunma) mekruh olur. (bk. Ahmed b. Hanbel, l, 31, III, 26; el-Kasanî, a.g.e., II 334, 335.)
b) Anne karnındaki ceninin düşürülmesini yasaklayan, doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Ancak gebe kadının dövülmesi veya öldürülmesi durumunda, ölü olarak düşen cenin için “gurre” denilen bir ceza sünnetle sabittir. Ebü Hüreyre (ö. 58/677)’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Huzeyl kabilesinden iki kadın kavga ettiler. Bunlardan birisi diğerine taş atarak, kendisinin ve karnındaki çocuğun ölümüne neden oldu. Taraflar Hz. Muhammed (s.a.s)’in huzurunda mahkemeleştiler. Allah’ın Rasülü cenin için “gurre”, ölen kadın için ise akilesinin üzerine “diyet” cezası ile hükmetti.” (Müslim, Kasame, 36; Buharî, Tıbb, 468; Ebu Davud, Diyat, 19; Nesaî, Kasame, 39.) Ebu Hüreyre’den nakledilen başka rivayette ise yalnız cenin için “gurre” den söz edilmiş, annesinin ölümü yer almamıştır. Gurre; diyetin yirmide biri kadar bir tazminat olup, bunun miktarı Hanefilere göre 50 dinar (200 gr. altın para) veya 500 dirhem (1400 gr. gümüş para)dır. Çoğunluk fakihlere göre ise, 600 dirhem gümüşten ibarettir. Cenin annesinden ölü olarak ayrılınca, onun düşmesine suç işleme yoluyla neden olan kimse bu gurre cezası ile yükümlü olur. Burada ceninin erkek veya kız olması, suçun kasten veya yanlışlıkla işlenmiş bulunması sonucu değiştirmez. (el-Kasanî, a.g.e., V, 325; İbn Kudame, el-Muğnî, V, 799; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctenid, II, 407; Döndüren, “Gurre” mad. Ş.İ.A., II, 237.)
Diğer yandan cenini anne, kocasının izni olmaksızın ilaçla veya başka bir yöntemle yahut kürtaj yaptırarak düşürürse, gurre tazminatını onun akilesinin (mirasçı olabilen yakın asabe hısımları) ödemesi gerekir. Eğer koca çocuğu düşürmesi için izin vermiş olur veya kadının bir kasdi bulunmazsa, haddi tecavüz olmadığı için gurre gerekmez. Ancak şunu da belirtelim ki, bir fiile gurre gerekmemesi onun haramlık yönünü kaldırmaz. (bk. İbn Kudame, a.g.e., VII, 716; ez-Zühayli, a.g.e., VI, 364)
c) Cenin, anne karnında uzuvları teşekkül edinceye kadar (müstebinu’l-hılka) bir kan pıhtısı hükmündedir. Bu dönem ceninin 1,5-2 aylık oluşuna kadar sürer. Bu, bir insan varlığını temsil ettiği için ona sebepsiz yere müdahale edilemez. Hz. Peygamber yavru çıkarma sırasında kuş yumurtalarına zarar vermeyi yasaklamıştır. İnsanı temsil eden cenin, hayvan yumurtasından daha fazla korunmaya layıktır. Ancak annenin sağlığı, süt emen başka bir çocuğun korunması gibi nedenlerle, bu dönemde çocuğun düşürülmesi caiz olur. Özürsüz düşürme ise haram sayılmıştır.
d) Uzuvların teşekkül etmesinden ruh üfleninceye kadar olan sürede (120 günlük) bir sebep olmaksızın, cenin düşürülürse suç işleme yolu ile düşürene yukarıda açıkladığımız “gurre” cezası gerekir. Gurre bir yıl içinde, ceninin mirasçılarına ödenir. Hz. Ömer’in uygulaması da böyle olmuştur.
Ancak kadının frengi, kanser, felç veya kalb infarktüsü gibi önemli bir hastalığı olur yahut küçük yaştaki başka bir çocuğun sütunun kesilmesi gibi bir korku bulunursa, bu dönemde de çocuğun düşürülmesi caiz görülmüştür. (el-Fetava’l-Hindiyye, Terceme, XII, 126,)
e) Cenin suç işleme yoluyla canlı olarak düşer ve doğumdan sonra ölürse suçlunun tam diyet ödemesi gerekir. Burada diyet, üç yıl içinde eşit taksitlerle ödenir. Sebepsiz müdahale veya dövme gibi bir haksız fiil sonucu kadın ölür ve cenin de düşmüş bulunursa, anne için tam diyet, cenin için ise gurre cezası gerekir. Yukarıda Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası olayında, Hz. Peygamber’in böyle bir tazminat cezasına hükmettiğini belirtmiştik. (bk. Buharî, Tıbb, 468; Müslim, Kasame, 36; es-Serahsî, a.g.e., XXV, 87 vd.; İbnü’l-Humam, a.g.e., VIII, 324 vd. Bilmen, a.g.e., III, 803)


Etiketler: , ,


Kategori: