Anasayfa > DİNİ KİTAPLAR > AKİD, AKİT

AKİD, AKİT
PUAN : 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Loading ... Loading ...
OKUNMA : 621 EKLENME : 27/07/2013 GÜNCELLENME : 25/08/2013 AKİD, AKİT Facebook'ta paylaş AKİD, AKİT İçin Yorum Yap

AKİD, AKİT

Bağlamak, düğüm vurmak, bir şeyi diğerine sağlamca tutturmak, sağlamlaştırılmış sözleşme. Bağlama tek
taraflı, iki taraflı, maddî veya mânevî nitelikte olabilir. İpi bağlamak, alışverişi noktalamak veya
taahhüdde bulunmak gibi. “Yine niyet ve kararını bir şeye bağladı.” “Satım, evlilik ve kira akdi yaptı” gibi
sözlerde bu anlam vardır. Çoğulu “ukûd”tur. Bu sözlük anlamı terim anlamını da içine alır. (İbnü’l-Manzûr,
Lisânü’lArab Beyrut (t.y.), III, 296 vd., Akd mad.)
“Akid” (Akit veya Akd) bir terim olarak; tek yanlı iradeyle veya birden çok kişiler arasında yapılan bütün
hukukî tasarruf demektir. Burada tarife alım-satım, kira gibi akitler girdiği gibi; yemin, boşama gibi tek
yanlı iradeyle oluşan akitler de girer. Mecelle’nin tarifi şöyledir: “Akit, tarafeynin bir hususu iltizam ve
taahhüd etmeleridir ki icap ve kabulün irtibâtından ibarettir.” (Mecelle, madde: 103)
Akitler genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılır. Genel akit, kişinin bir fiile azmettiği her şeydir. Bu,
vakıf, ibrâ, boşama ve yemin gibi tek kişinin iradesi ile olsun; yahut meydana gelmesi satım, kira, vekâlet
ve rehin gibi iki kişinin iradesine bağlı bulunsun sonuç değişmez. Bu mana mutlak borçlanmayı kapsar. Burada
akit kelimesi borçlanma, yükümlülük altına girme kelimesi ile eş anlam ifâde eder. Özel akit ise; hükmü
mahallinde sâbit olan meşrû bir şekil üzere icap ile kabulün birbirine bağlanmasıdır. Başka bir deyimle akdi
yapanlardan birisinin sözü, diğerine, sonucu mahallinde ortaya çıkan bir şekil üzere bağlanır. (İbn Âbidin,
Reddü’l-Muhtâr, II, 355, Emiriyye; Mecelle, madde, 103, 104). Bir şahıs diğerine “Sana bu kitabı sattım”
deyince, bu “icap”tır. Diğeri, “Satın aldım” derse, bu da “kabul” olur. İcâp, kabul ile bağlandığı ve bunlar
şer’ân geçerli ehliyete sahip oldukları zaman, satım akdi mahallinde sâbit olur ki, burada mahâl (konu)
“kitap”tır. Hükmü de, satılanın mülkiyetinin müşteriye geçmesi ve satıcının da müşterinin zimmetinde, satış
bedeline hak kazanmasıdır. İcap ve kabul, tarafların rızasına delâlet eden fiildir. Bunun meşrû şekilde
olması gerekir. Meşrû olmayan bir konuda yapılacak akit geçersizdir. Bir kişiyi öldürmek, onun tarım
ürünlerini ateşe vermek veya malını çalmak yahut mahrem hısımlarla evlenmek gibi. Buna göre, icap ile kabul
İslâm’ın öngördüğü şekilde bağlanmayı, akdi doğurur. Bazan iki irâde birleşir, fakat İslâm’ın aradığı
şartlar bulunmadığı için akit bâtıl olur. İki irâdenin, söz, işâret veya bir fiil olmaksızın mücerret olarak
uyuşması, akd’ın varlığını göstermez. Bu takdirde irâde, bilinmeyen gizli bir iş olur.
İslâm hukûkunda “akit serbestliği” var mıdır? Yoksa akit tipleri ve şartları ‘nass’larla belirli ve sınırlı
mıdır? Bu konuda İslâm hukukçuları arasında iki görüş vardır:
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, “akitlerde asıl olan hürmettir.” İslâm, insanı başıboş bırakmamış;
hayatını, muâmelelerini kayıt altına almıştır. Şerî bir delile veya sâbit bir asla dayanmayan bütün akitler
dinde haddi aşmak ve dinin çerçevesi dışına çıkmaktır. Böyle bir akde vefa da gerekmez. Delilleri şu
hadislerdir:
“Kim, hakkında bir emrimiz bulunmayan bir iş (İslâm’da olmayan bir amel) iplerse, onun bu işi reddolunur”
(Buhâri, Büyû, 60, İ’tisam, 20, Sulh, 5; Müslim, Akdiye, 17, 18; Ebû Davud, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime,
2; İbn Hanbel, II, 146).
“Bazı kimselere ne oluyor ki, Allah’ın kitabında bulunmayan şartları koşarlar. Allah’ın kitabında bulunmayan
herhangi bir şart bâtıldır. İsterse yüz tane şart olsun. Allah’ın kitabı en doğru ve Allah’ın koyduğu şart
en sağlamdır” (Buhârî, Büyû, 67, 73; Müslim, Itk, 6,8; Ebû Dâvud, Itk, 2; Tirmizî, Vesâyâ, 7; Nesâî, Büyû,
85).
İslâm âlimlerinin çoğuna göre, yasak bulunduğu halde bir konuda akit yapmak Allah’a isyandır, bu yüzden
böyle bir akdin hiçbir sonucu olmaz. Şâri’ tarafından yasaklanmış bir sebebe göre hüküm vermek Allah ve
Resulu’nün emretmediği, hatta yasakladığı bir şeyle amel etmek demektir. İlk müslümanlar, hakkında yasak
bulunan akitlerin bâtıl olduğunda görüş birliği etmişlerdir. Bu yüzden onlar, hakkında yasak bulunan faiz ve
müşriklerle yapılan evlenme akdini batıl saymışlardır. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de “Allah alım-satımı helâl,
faizi ise haram kıldı” (el-Bakara, 2/275), “İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin” (el-Bakara, 2/221)
buyurulur.
Hanefîlere göre ise “akitlerde asıl olan mubahlıktır. ” Üzerinde tarafların anlaştığı her sözleşme bir
akittir. Haram kılınan sözleşmeler dışında akitlere riâyet edilmelidir. Bu hususta Hanefilerin delilleri şu
ayetlerdir:
“Ey iman edenler, sözleşmeleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla, çeşitli
hayvanlar size helal kılındı. Ancak haram oldukları size sayılanlar müstesnadır” (el-Mâide, 5/1).
“Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen sözde sorumluluk vardır” (el-İsrâ, 17/34).
Buna göre, İslâm’ın yasaklamadığı her akit, caizdir, yerine getirmek taraflar için bir borçtur. Hadîste;
“Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar” (Buhârî, İcâre, 14; Ebû Dâvud, Akdiye, 12)
buyurulur. Tirmizî ve Hâkim bu hadisi aşağıdaki ilâveyle rivâyet etmiştir: “Haramı helâl, helâlı haram yapan
şart müstesnadır” (Tirmizî, Ahkâm, 17, Talâk, 21; İbn Mâce, Ahkâm, 23; Ebû Dâvud, Akdiye, 12). Bu duruma
göre kişiler arasındaki akitlerde öne sürülen şartların helâli haram, haramı helâl yapacak nitelikte
olmaması gerekir. (Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 90, 91,
164, 165).
Ebu Zehra, akitlerde asıl olanın mubahlık olduğunu belirttikten sonra şöyle der: “Çünkü akitlerde asıl
prensibin haramlık olduğunu söyleyenler ve böylece akit serbestliğini kısıtlayanlar örf, mesâlih-i mürsele
ve istihsan gibi delilleri alıp, ictihâd edebiliyorlar. Biz bunlardan sadece örf delilini ele alsak, asıl
prensibin mübahlık olduğu sonucuna varırız. Çünkü bunlara göre nass ile çatışmadığı sürece, örf ile sâbit
olan şey, şer’an sâbit kılınmış gibidir. Bunun akitler konusundaki anlamı, aslın mübahlık oluşudur” (Ebû
Zehrâ, el-Mülkiyyetü ve Nazariyyetü’l-Akd fi’ş-şerîati’l İslâmiyye, Mısır, (t.y.), 264 vd.).
Ayet ve hadîslerde zikredilmeyen bütün akit tür ve şartları geçersiz sayılacak olursa bu, günlük hayatta ve
özellikle ticaret ve ekonomik problemlerin çözümünde büyük güçlükler meydana getirir. Özellikle akit
serbestliğinden yararlanacak olan gayri müslimler lehine prim yaratılmış olur. Dinde kolaylığı emreden ve
güçlük olmadığını bildiren ayet ve hadîsler bu konuda gerekli esnekliği getirmiştir (Hac, 22/78; Buhârî,
İlim, I I, Müslim, Cihad, 5; Ebû Dâvud, Edeb, 17).
Bir akdin meydana gelebilmesi için icap, kabul, taraflar ve akdin konusu (mahalli) gibi ana unsurların
bulunması gerekir.
1) İcap ve kabul akdin rükünlerini teşkil eder. Bir şeyin aslını oluşturan ve onun en kuvvetli yanını teşkil
eden parçalardan her birine “rükûn” denir. (İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, XIII, 185) Hanefi usul bilginlerine
göre; bir şeyin var olması kendisine bağlı olan ve onun hakikatine ait bir parçayı oluşturan şey, rükûndür.
İbâdetler konusunda rükû, secdeler ve kıraat namaza ait rükûnlerden sayılır. Muâmelelerde icap, kabul veya
bu ikisinin yerine geçen şeyler rükûndür. Bir akdin rükûn; tarafların irâdelerinin birleşmesi kendisiyle
ifade edilen veya fiil, işaret yahut yazı yoluyla bunların yerine geçen unsurlardır. (elKâsânî, Bedâyetu’s-
Sanâyi, V, 133; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadır, V, 74; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, IV, 5).
Hanefilere göre akid yapacak olan taraflardan birisinin rızaya delâlet eden sözü veya söz yerine geçen fiili
icâp; karşı tarafın irade beyanı ise kabul sayılır. Meselâ, satım akdinde satıcı veya müşteriden ilk
teklifte bulunanın irâdesi “icap”, diğerininki “kabul”dür. Mecelle’nin 101’inci maddesinde şöyle ifade
edilmiştir: “İcap insâyı tasarruf için ibtida söylenilen sözdür ki, tasarruf onunla isbat olunur.” 102’nci
maddede “kabul” tarif edilir: “Kabul, inşâ-yı tasarruf için saniyen (ikinci olarak) söylenilen sözdür ki
onunla akit tamam olur.”
Hanefîler dışındaki İslâm hukukçularına göre ise, icap; sonradan söylense bile temlîkte bulunacak olan
kimsenin sözüdür. Kabul ise, önce söylenmiş olsa bile mülk kendisine devredilecek olan kimsenin sözüdür.
Meselâ, bir satım akdinde, satıcının irâde beyanı, prensip olarak “icap”, müşterininki ise “kabul”dür. (ez-
Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, IV, 93)
İcâp ve kabul sözle olabileceği gibi, mektup veya elçi aracılığı ile, hattâ hiç konuşmadan parayı verip malı
alma hareketiyle, fiil şeklinde de olabilir. (el-Kâsânı, a.g.e, V, 134)
2) Bir akitte iki tarafın bulunması asıldır. Bunlar akdi yapan taraflardır. Bir taraf icapta bulunur, karşı
taraf kabul edici durumundadır. İslâm hukuku akdin özelliğine göre taraflarda maddî veya manevî birtakım
ehliyet şartları aramıştır. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 122-144; Alım-
Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984 s. 35-47). Bir akitte en az iki kişinin bulunması gerekli ise de akdi
yapanın velî veya vekil olması veya tasarrufun tek taraflı irade ile meydana gelecek nitelikte bulunması
halleri istisna teşkil eder. Meselâ, bir baba, veli sıfatıyla kendi malını küçük çocuklarına rayiç fiyatla,
hattâ insanların âdeten aldanabildikleri bir satış bedeli ile satabilir ve yine onların mallarını aynı
tarzda satın alabilir. Bu hüküm istihsan prensibine dayanır. (el-En’am, 6/152) Nikâh akdinde de iki tarafın
velîsi veya vekili durumundaki kişi, iki tarafı temsil ettiği için, hukuken iki kişi hükmündedir.
3) Akdin sonuç ve hükmünün kendisi üzerinde gerçekleştiği şeye “akdin konusu” denir. Satım akdinin konusu,
satılan şey, yani maldır. Kira akdinde, kiralanan şeyden yararlanma; nikâh akdinde karı koca arasında bir
hayat ortaklığının kurulması; selem akdinde sonradan verilecek mal; karz (ödünç) akdinde borç verilen para;
vedîa akdinde malın korunması… akdin konusunu teşkil eder. İslâm’da akdin konusunun özelliğine göre,
konunun mevcut olması, yararlanılması, câiz olması ve karşı tarafa tesliminin mümkün olması şartları
öngörülmüştür. (Buharî, Buyû, 61; Müslim, Buyû, 5,6; Ebû Dâvud, Buyû, 24; İbn Âbidin, a.g.e, IV, 150; Ali
Haydar, Düraru’l-Hükkâm, 3. baskı, İstanbul 1330/1912, I, 228, 229).
Akitler yukarıda belirtilen rükün ve şartların bulunup bulunmamasına göre sahîh ve gayri sahih akitler diye
iki kısma ayrılır.
1) Sahîh akit
Bunlar, sıyga, taraflar, akdin konusu ve şartları bakımından temel unsurları tam olan akitlerdir. Hanefiler
bunu, aslı ve vasfı itibariyle meşrû olan akit olarak tarif ederler. Aslından maksat, icap-kabul (rükün),
taraflar ve akdin konusu; vasıftan maksat ise, akdin gerektirdiklerine zıt düşen şartlar veya satılanın
teslim edilemez durumda olması gibi rükün ve konu (mahal) dışında kalan unsurlardır. Sahîh akdin hükmü,
derhal sonucun sâbit olmasıdır. Tam tasarruf ehliyeti olan kimsenin, şer’an mütekavvim bir mal üzerinde ve
meşrû bir gâye için yaptığı akit gibi. Böyle bir akitle, icap ve kabulün sonunda, alıcının mal üzerinde ve
satıcının da satış bedeli üzerinde mülkiyet hakkı doğar. Ancak satım akdi’nde muhayyerlik şartı
bulunmamalıdır.
2) Gayri sahih akit
Esas unsurlarından veya şartlarından bir şartı eksik bulunan akittir. Bu, murdar, ölmüş hayvan eti, kan,
şarap, domuz eti satmak ve ehliyetsiz kişinin satım akdi yapması gibi kendisine bir hüküm gerekmez.
Hanefilere göre, gayri sahih akitler fâsit ve bâtıl olmak üzere ikiye ayrılır. Bu taksim, mülkiyetin naklini
gerektiren veya akdi yapanları, karşılıklı borç yükü altına sokan akitlere mahsustur. Satım, icare*, hibe*,
karz*, havâle*, şirket*, ziraat ortakçılığı*, müsakât* ve taksim gibi.
Vekâlet*, vesâyet*, evlilik gibi mâlî yönü olmayan veya âriyet* ve vedîa* vermek gibi kendisinde karşılıklı
borçlanılmayan akitler, ibâdetler ve talak* (boşama), vakıf*, kefâlet*, ikrar* ve benzeri gibi tek irade ile
meydana gelen tasarruflarda fâsit ile bâtıl arasında hiçbir fark yoktur. Yani yukarıda belirtilen-konularda,
Hanefiler de diğer mezhebler gibi fâsit ve bâtıl terimlerini eş anlamlı olarak kullanırlar. “Bu vekâlet
fâsit veya bâtıl”, yahut “bir rüknü eksik olan bu namaz fâsit veya bâtıl oldu”, gibi sözlerde bu iki kelime
eş anlamlıdır.
Hanefîlerle diğer mezhebler arasında, fâsit ve bâtılın farklı değerlendirilmesinin esası, ayet ve
hadislerdeki bazı yasakların akde etkisiyle ilgilidir. Yasak, akde etki yapmaz, yalnız günah meydana getirir
veya hem akdi bozar, hem de yapana günah kazandırır, görüşleri ihtilafın özünde yatar. Cumhur-ı Fukaha,
“Kim, hakkında bizim emrimiz bulunmayan bir amel işlerse, bu ameli merdûd’tur; kim dinimize, onda olmayan
bir amel (ve ibâdet) sokarsa, bu iş merdûd’tur” (Buhârî, İ’tisam, 20, Buyû, 60, Sulh, 5) hadisini esas
alarak, akitteki eksikliğin, sıyga, akdi yapanların ehliyeti ve akdin mahalli gibi bir rükün olması ile;
satış bedelini ödeme tarihinin belirlenmemesi gibi akde ait bir vasıfta olması arasında bir fark
görmemiştir.
Hanefilere göre ise, akitlerdeki bazı eksiklikler işleyeni yalnız günaha sokar, fakat akdi geçersiz kılmaz.
Meselâ ehliyetsiz kişinin yaptığı satım akdi, şarap, domuz eti ve sudaki balığı satmak gibi gayri mütekavvim
bir malı satmak bâtıldır. Çünkü buradaki eksiklik akdîn aslı ile ilgilidir. Geçici satış veya satış
bedelinde bilinmezlik olan yahut bir satış içinde iki satış gibi akitte anlaşmazlığa yol açacak olan
durumlarda satım akdi fâsittir. Buradaki eksiklik akdin rükün ve özü dışında kalan bir vasıfla ilgilidir
(İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, 166; Gazâlî, el-Müstesfâ, I, 61, Âmidî, el-İhkâm, I, 68; İbn Âbidîn,
a.g.e, IV, 104).
Fâsit akit, kendisindeki eksiklik giderilerek sahih akit haline dönüştürülebilir. Meselâ, satış bedelinin
vadesi belirsiz bir satım akdi daha sonra va’de tarihi belirlenerek sahih hale getirilebilir. Ancak malı
teslim etmezden önce böyle bir akit, sonuç meydana getirmez; feshedilmesi gerekir. Daha sonra vâdede
anlaşmazlık çıkarsa yine taraflar akdi bozarak, verdiklerini geri alabilirler. Ancak satılan mal başkasına
temlik edilmiş, helâk olmuş veya istihlâk edilmiş bulunursa, artık fesih imkânı kalmaz; akit kesinleşir.
Bâtıl akit ise hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Mal teslim edilmişse, alıcının elinde emânet sayılır. İâde
edinceye kadar, kusuru olmaksızın vukû bulacak helâklerde tazmin gerekmez (Mecelle, Madde, 370-372).
Hamdi DÖNDÜREN


Etiketler:


Kategori: