Anasayfa > DİNİ KİTAPLAR > ÂDİYÂT SURESİ

ÂDİYÂT SURESİ
PUAN : 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Loading ... Loading ...
OKUNMA : 537 EKLENME : 27/07/2013 GÜNCELLENME : 25/08/2013 ÂDİYÂT SURESİ Facebook'ta paylaş ÂDİYÂT SURESİ İçin Yorum Yap

ÂDİYÂT SURESİ

Kur’an-ı Kerim’in yüzüncü suresi. On bir ayet, kırk kelime ve yüzaltmışüç harften ibarettir. Fâsılası “elif,
dal, ra” harfleridir. Âdiyât sözlükte, acele ve sür’atle koşanlar anlamındadır. Onbir ayetten meydana gelmiş
olan bu sure, tabanlarında kıvılcımlar saçan, koştukça koşan ve tozu dumana katarak düşmana baskınlar yapan,
dolayısıyla düşmana korku veren ve yüreklerini ağızlarına getiren atların koşusunu anlatan âdiyât
kelimesiyle başlamaktadır. Âdiyât, atların dörtnal koşarken çıkardıkları ses anlamına da gelir. Kelimenin
değişik anlamlarını birlikte kullanınca yukarıda verilen vasıf ve tanımlar rahatlıkla ortaya çıkmaktadır.
Bu surenine Mekkî mi, Medenî mi olduğuna dair iki ayrı görüş vardır. Abdullah b. Mes’ud, Câbir, Hasan Basrî,
İkrime ve Atâ bu surenin Mekkî, Enes b. Mâlik ve Kâtâde ise surenin Medenî olduğunu söylemişlerdir. İbn
Abbas’tan her iki görüş nakledilmektedir. Ancak surenin üslûbundan sadece Mekkî olduğu değil, aynı zamanda
Mekke dönemi başlangıcında nâzil olan surelerden olduğu anlaşılmaktadır.
Bu surede, insanın ahireti inkâr etmesinin veya ondan gafil olmasının, onu ahlâkî yönden aşağı seviyeye
düşüreceği anlatılmaktadır. Bunun yanı sıra surede ahirette insanların sadece zâhirî amellerinden değil,
kalplerdeki gizli sırlardan da hesap sorulacağı ifade edilmiştir. Cahiliye devrinde yaygın olan anarşiden
herkesin perîşan ve rahatsız olduğu bilinen bir husustur. Çünkü o dönemde her tarafta savaş, kan ve zulüm
yaygındı. Kabileler birbirini yok etmekteydi. Hiç kimse geceleri rahat uyuyamıyordu. Her sabah erkenden
düşmanın saldırma ihtimali vardı. Bu durum bütün bölgede yaygın olup, kötülüğünü herkes bilmekteydi. Zalim
ve tecavüzkâr olan kişi başarı kazandığı zaman memnun olurdu. Mazlum olan ise matem içinde kalırdı. Ama
muzaffer olan zalim, zulme uğradığında, anarşinin ne kadar kötü olduğunu hissederdi. İşte bu kötülüklere
işaret edilerek buyurulmuştur ki: İnsan ölümden sonraki hayatı ve Allah huzurunda hesap vermeyi bilmeden
Rabb’ına karşı nankörlük yapmaktadır. Allah’ın verdiği kuvvetleri zulm, savaş ve kan dökmek için
kullanmaktadır. Mal sevgisi gözünü o kadar kör etmiştir ki, onun için bütün gayr-i meşru ve çirkin yolları
bile ne pahasına olursa olsun elde etmek ister. Onun bu hali Rabbi’nin verdiği kuvvetleri yanlış yerlere
kullanmakta ve Rabbi’ne karşı nankörlük etmekte olduğuna kendi kendine şahitlik etmektedir. Kalbinde gizli
olup bu dünyada böyle hareket etmeye onu teşvik eden niyetleri, maksatları ve gizli iradelerinin kabirden
kalktığı zaman açığa vurulacağını bilseydi, kesinlikle bu tavrı takınmayacaktı. O zaman insanlar kimin iyi
olduğunu kimin kime nasıl davrandığını en iyi bilenin Allah olduğunu anlayacaklardır .
“Andolsun o koştukça koşanlara. ” (1)
Bu ayette “koşanlar”dan kastın, atlar olduğu kesin olarak açıklanmamıştır. Sadece “ve’l-Âdiyat” (yemin olsun
koşanlara) buyurulmuştur. Bu nedenle, “Koşanlar”dan maksadın ne olduğu konusunda müfessirler arasında görüş
ayrılığı vardır. Sahâbe ve Tabii’nden bir grup, bundan maksadın atlar olduğunu kabul etmişlerdir. Başka bir
grup ise, bundan muradın “develer” olduğunu söylemişlerdir. “Koşanlar”ın atlar olduğunu kabul edenlere göre
ayette, koşan şeyin koşarken çıkardığı ses için kullanılan “dabha” kelimesi atın solumasını ifade etmekte
kullanılır. Sonraki ayetlerde de “kıvılcım çıkaranlar”, “sabahleyin akın edenler” ve “toz koparanlar” söz
konusu edilmişlerdir. Bütün bunlar atlar için uygun düşer.
Yüce Allah savaş atlarına kasem ediyor. Ve birer birer savaştaki atların hareketlerini tavsif ediyor.
Kişneyerek akan bir sel gibi koşup düşman içerisine hücumunu, kayaların birbirine çarpınca kıvılcım çıkması
gibi tırnaklarıyla kıvılcımlar saçmasını, düşmanı ansızın vurmak için-sabah erkenden baskın yapışını, hiç
beklemeden savaş meydanlarında tozu dumana katışını anlatıyor. Bu atlar düşman saflarında korku ve dehşet,
ürperti ve kararsızlık yayıyorlar.
İşte Kur’an’la ilk defa muhatab olanların alıştıkları savaş sahneleri bunlardır. Bu çerçeve içerisinde ata
yemin edilmesi bu hareketin güzelliğini ima etmek içindir. Ayrıca Allah katındaki değerini ve önemini
duyurmak içindir.
“Ve kıvılcım saçanlara” (2)
“Kıvılcım saçmak” kelimesi atların gece vaktinde koşmalarına dalâlet etmektedir. Çünkü ayakları taşlara
vurduğunda çıkan kıvılcım ancak gece gözükebilir. “Sabah sabah baskın yapanlara” (3)
Düşmanın haberi olmasın diye bir yerleşime akın etmek için gece karanlığında hareket etmeleri Arapların
usûlü idi. Sabah aydınlığında her şeyi görebilmeleri için sabahın çok erken saatlerinde aniden hedef olan
kabilelere hücum ederlerdi. Bu arada, düşman onları görüp hazırlanmaya fırsat bulamasın diye çok aydınlık
olmamasına da özen gösteriyorlardı.
“Gerçekten insan Rabbi’ne karşı nankördür”(6)
Atın soluması, koşarak kıvılcım çıkarması, sabah erken toz kopararak bir yere saldırmak ve müdafaa edenlerin
arasına girmek, at ile ilgili olarak üzerine yemin edilen şeylerdir. Bu yemin “insanın nankörlük etmesi”
karşısında edilmiştir. Bu durumda cihad eden gazilerin atlarını koşturması ve kâfirlere saldırması insanın
Allah’a nankörlük etmesine dalâlet etmez. Sonraki ayetler insanın nankörlüğüne ve onun mal, mülk sevgisine
çok düşkün olduğuna şahittir. Allah yolunda cihad edenler için bu ifade uygun düşmez. Onun için bu surenin
ilk beş ayetinin Cahiliye döneminde yaygın olan kan dökme ve anarşiye işaret olduğunu kabul etmek gerekir.
Bu dönemde gece korkunç bir şeydi. Çünkü herkes kendini tehlike içinde hissediyordu. Kim bilir, hangi düşman
onlara ne zaman saldıracaktı? Sabah olduğunda geceyi tehlikesiz geçirdikleri için biraz rahatlıyorlardı.
Kabileler arasında sadece kan davası için değil, birbirlerinin mallarını, hayvanlarını elde etmek,
kadınlarını ve çocuklarını köleleştirmek için de saldırı yapılırdı .
Bu zulüm ve kan dökmelerde çoğunlukla atlar kullanılıyordu. Allah, insanın Rabbine karşı nankör olduğuna
dair delil olarak, kendilerine verilen bu kuvvetleri iyilik yerine kötülük için kullanmalarını
göstermektedir. Allah’ın verdiği imkânları ve onlara bağışladığı güçleri Allah’ın en nefret ettiği şey olan
yeryüzünde fesat çıkarmak için kullanmaları aslında Allah’a karşı en büyük nankörlüktür.
Doğrusu insanoğlu, Rabbinin nimetlerine küfredip, lütuflarını inkâr etmektedir. Bu küfür ve inkârı onun
çeşitli şekilde yaptığı hareketlerinde ve söylediği sözlerinde ortaya çıkmaktadır. Bunlar bu gerçeği
belirleyen birer şahit durumundadırlar. Sanki insan Kıyamet günü kendi nefsinin inkâr ve nankörlüğüne
şehadet etmektedir. “Doğrusu kendisi de hakkıyla buna şahittir.” (7)
Vicdanı ve amelleri, pek çok kâfirin açıkça Allah’a nankörlük ettiklerine şahittir. Çünkü onlar Allah’ın
varlığını bile kabul etmezler. Dolayısıyla bu nimetleri itiraf etmeleri ve Allah’a şükretmeleri de söz
konusu olamaz. .”O, malı çok sever.” (8)
Buradaki ifade “O, hayr sevgisinde şiddetlidir” şeklindedir. Ancak Arapça’da “hayr” kelimesi sadece iyiliği
ifade etmez, mal ve servet için de kullanılır. Bakara suresi 180. ayette de “hayr”, mal ve serveti ifade
etmek için kullanılmıştır. Hayr kelimesinin nerede iyilik için, nerede de mal için kullanıldığı, Kur’an’ın
anlatım üslûbundan anlaşılıyor. Bu âyetteki hayr kelimesi anlatımdan da anlaşıldığı gibi iyilik için değil,
tersine mal ve servet için kullanılmıştır. İnsanın ameli Rabbine karşı nankörlüğüne şehadet etmektedir. Bu
durumda ayet “o, iyiliği şiddetli sever” anlamında değil, “o malı çok sever” şeklindedir.
“Yoksa bilmezler mi ki, kabirdekilerin çıkarılacağı günü?” (9)
Yani ölen insanlar nerede ve ne durumda olursa olsunlar, insanı şekillerinde diriltileceklerdir. Surenin bu
son bölümü bir diriliş ve haşir tablosu gösteriyor ki, insanı şımarıklığın gafletinden ve menfaatine
düşkünlüğün felâketinden uyarıcı bir özelliği vardır. Doğrusu kabirlerde bulunanların çıkarılacağı an son
derece korkunç bir andır. Onu ifade eden kelimenin sesinde bile bu korkunçluk kendini hissettirmektedir .
“Göğüslerde olanların derlenip dışarı çıkarıldığı zaman” (10)
Ya göğüslerde saklanıp gizlenen ve gözden uzaklarda tutulan sırların derlenip toparlanacağı an? Evet,
derlenip toparlanacağı… Bu derece şiddetli ve katı bir ifadeyle. Sahnenin havası tamamen şiddet ve dehşet
dolu.
Bunların olacağı anı bilmiyor mu? Niçin bilmediği anlatılmıyor? Çünkü bu kadarcık ifade duyguları sarsmak
için yeter. Sorunun cevabını araştırmayı nefislere bırakıyor. Herkes dilediğini düşünsün ve bu şiddetli
hareketlerin ardındaki sonuçları kavramaya çalışsın.
Zahiri amellerini harekete geçiren kalplerindeki iradelerinin, niyetlerinin, maksatlarının, düşüncelerinin
ve fikirlerinin hepsini açığa vuracak ve bütün bunlar değerlendirilerek iyilik ile kötülük ayrılacaktır.
Diğer bir ifadeyle sadece zahiri amel ile karar verilmeyecektir. Onların bu dünyada iken kalplerindeki gizli
niyetleri ve iradeleri de hesaba katılarak karar verilecektir. Eğer insan düşünürse, gerçek adaletin ancak
Allah’ın huzurunda Kıyamet günü gerçekleşeceğini görecektir. Bu dünyadaki lâik ve beşerî kanunlarda bile
usûl olarak sadece zahirî ameller değil, failin niyet ve iradesi de dikkate alınarak son karara varılır.
Ancak dünyadaki hiçbir adâlet bir kimsenin niyetini tam olarak tesbit etme imkânına sahip değildir. Bu,
ancak Allah’a mahsustur. O, insanın her zahiri fiilinin arkasındaki gizli niyetleri, iradeleri bilir ve ona
göre nihaî ceza ve mükâfata karar verir.
Allah, insanların irade ve niyetlerini önceden bilse de, Kıyamet günü bu gizli şeyler açığa vurulacak ve
onlar açık adâletle değerlendirilerek, bunlardan hangisinin iyilik, hangisinin kötülük olduğu
gösterilecektir. Bu nedenle ayette “göğüslerde olan devşirildiği zaman” ifadesi kullanılmıştır. “Hussile”nin
manası bir şeyi meydana çıkarmaktır. Meselâ kafatasını kırarak beyni meydana çıkarmak gibi. Ayrıca, çeşitli
unsurlara ayırmak anlamında da kullanılır. Onun için burada gizli şeyleri açığa çıkarmak ve ayırdetmek
anlamlarının ikisi de kullanılmıştır.
“Muhakkak ki Rabbleri o gün onların her şeyinden haberdardır.”
Dönüş Rabblerinedir. O gün Rabbleri onların bütün sırlarını ve hallerini bilir. Allah onların durumunu her
zaman ve her halde bilmektedir. Ama o gün bilişinin ifadesi burada onların dikkatini çekmek içindir. Bu
bilmenin ardında bir netice vardır. İşte burada asıl anlatılmak istenen bu zımnî manadır.
Şamil İA


Etiketler: ,


Kategori: