Anasayfa > DİNİ KİTAPLAR > ABDULLAH İBN MES’UD

ABDULLAH İBN MES’UD
PUAN : 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Loading ... Loading ...
OKUNMA : 488 EKLENME : 27/07/2013 GÜNCELLENME : 25/08/2013 ABDULLAH İBN MES’UD Facebook'ta paylaş ABDULLAH İBN MES’UD İçin Yorum Yap

ABDULLAH İBN MES’UD

İlk müslümanlardan, muhaddis,* fakîh ve müfessir* sahâbî.
Adı Abdullah, künyesi Abdurrahman’dır. Babası Mes’ud, annesinin adı Ümm-i Abd’dir. Babası hakkında fazla bir
bilgi yoktur. Onun, Zühreoğullarından Abd b. Hâris’in müttefiki olduğu bilinmektedir.
Abdullah, Mekke’nin fakîh âilelerinden birine mensuptu. Gençliğinde Ukbe b. Ebi Muayt’ın koyunlarını güderek
çobanlık yapmıştır. Abdullah b. Mes’ud Hz. Peygamber ile ilk tanışması ve karşılaşmasını şöyle anlatır: Ben
Ukbe b. Ebi Muayt’ın koyunlarını güdüyordum. Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) yanımdan
geçiyorlardı. Rasûlullah bana sütümün olup olmadığını sordu. Ben de ona çoban olduğumu ve bu koyunların
emânet olduklarını söyledim. Bunun üzerine Rasûlullah: “Yavrulamamış ve süt vermeyen bir koyunun var mı?
Bana gösterir misin?” dedi. Ben de koç yüzü görmemiş bir koyun yanaştırdım. Rasûlullah koyunun memesini
tutup sağmaya başladı. Gerçekten yavrulamamış ve sütü olmayan bu koyundan süt sağıp Ebu Bekir’e verdi. Hz.
Ebu Bekir içti; sonra kabı Rasûlullah alıp o da içtikten sonra koyunu saldı. ” (İbn Sa’d, Tabakat, 111, 150
-151)
İşte İbn Mes’ud o günden sonra Hz. Peygamberin yanından ayrılmadı.
İslâm’ı kabul edenlerin altıncısıdır. O müslüman olduğu zaman Peygamberimiz (s.a.s.) henüz Erkam’ın evine
taşınmamıştı.
İslâm’ı kabul ettikten sonra hep Kur’ân-ı Kerim ezberlemiştir. Kendi ifâdesiyle hıfzettiği yetmiş sûreyi Hz.
Peygamber (s.a.s.)’in huzurunda okumuştur. Sahâbeler arasında hiç kimse bu konuda kendisiyle rekabete
girişememiş, daha sonra Abdullah Kur’an’ın tamamını ezberlemiştir.
İbn Mes’ud, müslüman olduğu sıralarda müslümanlar Hz. Peygamber ile açıktan açığa ibâdet edemiyor,
istedikleri yerde yüksek sesle Kur’an okuyamıyorlardı. Müslümanların böyle bir hareketi, müşriklerin bütün
câhilî duygularını kabartır, onları müslümanlara karşı şiddetli ve canice saldırılarda bulunmaya sürüklerdi.
Bunun içindir ki müslümanlar, bu gibi tehlikelerden sakınmak isterler, müşrikleri aleyhlerinde harekete
teşvik ve tahrik edecek hareketlerden kaçınırlardı. İşte bu zor günlerde Abdullah İbn Mes’ud, Kâbe’de Kur’ân
okumak istemişti. Hz. Peygamber ve Ashâbı bunun tehlikeli bir hareket olduğunu, özellikle Mekke’de kendisini
himaye edecek büyük bir âilenin bulunmadığını, müşriklerin ona karşı pervasızca hareket ederek kendisini
işkenceye uğratacaklarını söylemişler, fakat İbn Mes’ud’un iman coşkunluğu bütün bunları geçmiş: “Beni,
onların şerrinden Allah korur!” diyerek kalkmış ve Kâbe’ye gitmişti.
Bu sırada Kureyş müşriklerinin büyükleri toplanmış, Harem’de bir meseleyi görüşüyorlardı. Onlar
konuşurlarken, yüksek ve güzel bir ses besmele çekmiş ve Kur’ân-ı Kerîm’den Rahman sûresini okumaya
başlamıştı. Herkes hayret etmiş ve bu cesur adamın kim olduğunu öğrenmek üzere ona yöneldiklerinde İbn
Mes’ud olduğunu görmüşlerdi. Kureyş’liler kızmış, bu hareketi en şiddetli cezalarla karşılamak istemişlerdi.
İbn Mes’ud’u kızgın kumlara yatırıp İslâm’ı terketmeye davet ettiler. Fakat İbn Mes’ud, bu ezalara zerre
kadar önem vermedi. Müşrikler de işkencelerinin bir fayda vermeyeceğini anlayarak onu bıraktılar .
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) Kureyşliler’in bu haince hareketleri yüzünden hastalandı ama içinde yanan iman
ateşi zerre kadar sönmemiş, mâneviyatı asla sarsılmamıştı. İbn Mes’ud, ilk fırsatta aynı hareketi
tekrarlamış; yine Kureyşliler’in toplandıkları yerlerde Allah kelâmını en yüksek sesle okuyup Hz.
Peygamber’den sonra ilk kez Kâbe’de Kur’ân okuyarak müşriklere İslâm mesajını tebliğ etmişti. (İbnü ‘I-Esîr,
Üsdü ‘1-Gâbe, I I I, 256-257).
Abdullah ibn. Mes’ud’un bu imanı ve cesareti müşriklerin ona büyük düşman kesilmesine neden olmuştu.
Kureyş’in bu tutumu karşısında İbn Mes’ud (r.a.) Mekke’yi terketmeye ve hicrete mecbur kaldı ve Habeşistan’a
gitmek üzere çöllere düştü. Daha sonra Habeşistan’dan Medine’ye hicret ederek Muaz b. Cebel’e misâfir oldu.
Rasûlullah Medine’ye gelince, ona bir yer göstererek Medine’de yerleşmesini sağlamıştı.
İbn Mes’ud, bütün büyük savaşlara katılmış ve hepsinde de önemli fedâkârlıklar göstermiştir. Bedir
savaşında, Ensâr’dan iki genç, İbn Mes’ud’a gelerek, kendilerine Ebu Cehil’i göstermesini istemiş, sonra da
küfür ordusunun başını temizlemişlerdi.
İbn Mes’ud (r.a.) Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber gazveleriyle Mekke’nin fethinde Rasûlullah ile birlikte
bulundu. Huneyn gazvesindeki bozgun esnasında Rasûlullah’ın yanından hiç ayrılmadı. Rasûlullah onun bu
fedâkârlığını takdir buyurmuştu. Abdullah İbn Mes’ud, her gazada, Allah yolunda şehîd olmak gayreti ile
savaşan sahâbîlerdendi. Ondaki iman kuvveti, onu daima ileriye atıyor, ancak müslümanların zaferi ve
müşriklerin yenilgisi gerçekleştikten sonra rahat ediyordu. Hz. Peygamber’in vefatından sonra kısa bir
müddet, inzivaya çekildi. Fakat Ömer devrinde yeni fetihlere başlandığı zaman heyecanı yeniden uyanan İbn
Mes’ud, cihad için Suriye cephesine gitti.
Hz. Ömer, hicrî yirminci yılda İbn Mes’ud’u, Kûfe kadılığına tayin etti. Kadılık görevinin yanı sıra
Beytülmâl*’in muhafazası ile ilgilenecek, öte yandan halkın dinî eğitimine de önem verecekti. Hz. Ömer
bununla ilgili olarak Kûfe halkına gönderdiği mektupta şöyle diyordu:
“Size Ammâr b. Yâsir’i Emir, İbn Mes’ud’u da öğretici olarak gönderiyorum. Beytü’l-mâl’ınıza da İbn Mes’ud’u
tayin ettim. Bunların her ikisi de Bedir ehlindendirler. Onları dinleyin ve onlara itaat ediniz. İbn
Mes’ud’u yanımda alıkoymak istiyordum ama sizi kendime tercih ettim.”
İbn Mes’ud (r.a.), üzerine aldığı bu görevi son derece liyakat ve ehliyet ile yerine getirdi. Kûfe,
mahsullerinin çokluk ve çeşitliliği, gelirinin genişliğiyle tanınmış bir merkezdi. Onun için buranın
‘beytü’l-mâl’i önemliydi . Çünkü burası, binlerce Mücahidin tahsisâtını karşılıyordu. Horasan, Türkistan ve
bunlara benzer diğer yerlerde, cihada katılan müslümanlar en uzak cephelerde çarpışan ordular, buradan
teçhiz ediliyordu. Bu durum, İbn Mes’ud tarafından yürütülen vazifenin ne kadar zor olduğunu göstermeye
yeterlidir. İbn Mes’ud’un bu kadar mühim bir işi üstlenmesi onun ne kadar hünerli biri olduğunu gösterir.
Abdullah İbn Mes’ud, aynı zamanda son derece zâhid ve müttakî idi. Dünyevî hiçbir zevk onu çekememişti.
Bundan dolayı onun emin eline verilen bütün vazifeleri en yüksek doğrulukla yerine getirir; beytü’l-mâl’in
her şeyini korur ve her şeyi ancak yerine, ehil ve hakkı olana verirdi. Bu hususta o kadar itina ederdi ki:
Bir defasında Sa’d b. Ebi Vakkas ile arasında bir ihtilaf oldu. Sa’d, beytü’lmâl’den bir miktar borç para
almış, ödeme zamanı geldiğinde borcunu ödemediğini görünce, ona ağır sözler söylemiş ve kalbini kırmıştı.
İbn Mes’ud altmış yaşındayken hastalandı. Bir gece rüyasında Rasûlullah’ı gördü. Hz. Peygamber onu davet
ediyordu.
İbn Mes’ud’un vefatı yaklaştığı zaman Hz. Zübeyr ile oğlu Abdullah yanına gelmişlerdi. Hicrî otuzikinci
yılda vefat etti. Onu Hz. Zübeyr ve oğlu teçhiz ve tekfin ettiler. Sahih rivâyetlere göre cenaze namazını
bizzat Hz. Osman kıldırdı. Hz. Osman b. Mazun ise onu kabrine indirdi.
İbn Mes’ud, İslâm’a girdiği günlerden beri ilimle uğraşmakla kendini göstermişti. Rasûlullah ondaki bu ilgi
ve şevki sezerek: “Sen, muallim olacak bir gençsin” buyurmuşlardı. Gerçekten İbn Mes’ud her ânını ilim
tahsili ile geçirmiş, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in deniz gibi ilminden yararlanmak için fırsatı ganimet
bilmişti.
İbn Mes’ud, Rasûlullah’ın en özel, en mahrem dostlarından ve adamlarındandı. O, Rasûlullah’a hizmetle
övünürdü. Bazen Rasûlullah’ın misvakını taşır, takdim ederdi. Bazen âsasını getirirdi. Buna benzer birçok
özel hizmetlerini yapardı. Ayrıca o, Rasûlullah’ın sırdaşlarındandı. Rasûlullah’ın o kadar yakınlarındandı
ki, meclisine izinsiz girer, onunla konuşur, emirlerini dinler ve bütün arzularını yerine getirirdi. (İbn
Sa’d, Tabakat, 111, 153).
İbn Mes’ud, ilâhî vahyi, bizzat onu alan ve telâffuz eden Hz. Peygamber’ den öğrenmiştir. Bunun içindir ki
o, Kur’an’ı en iyi bilen, en mükemmel ezberleyen zatlardandı. Herkes onun bu husustaki bilgisini ve
kabiliyetini takdir ederdi; ashâb’ın hepsi, onun Kur’ân’a olan vukûfiyetini ve bundaki üstünlüğünü kabul
ederlerdi. (Buhâri, Fadâilu Ashâbi’n-Nebi, 37).
Ebu Ahves der ki: “Bir gün Ebu Musa’l-Eş’âri’nin evinde bulunuyorduk. Orada ibn Mes’ud’un arkadaşlarından
bazı zatlar vardı. Mushaf’a bakıyorlardı. Abdullah kalkarak, İbn Mes’ud hakkında şunları söyledi:
“Rasûlullah’ın ilâhî vahyi İbn Mes’ud’dan daha iyi tanıyan birini bırakmadığı kanaatindeyim.” Ebu Musa bu
sözleri dinledikten sonra: “Biz bulunmadığımız zaman o, Rasûlullah’ı görür, biz kabul olunmadığımızda o,
huzura kabul olunurdu” dedi.
Amr b. As’ın oğlu Abdullah’ın meclisine devam eden Mesruk der ki: Abdullah b. Amr’a gider, konuşurduk. Bir
gün Abdullah İbn Mes’ud’dan söz açıldı. Abdullah dedi ki: ‘Öyle bir adamdan bahsediyorsunuz ki, onu çok
seviyorum, seveceğim de. Çünkü Rasûlullah onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Kur’an’ı dört kişiden öğreniniz:
ibn Mes’ud’dan, Muaz b. Cebel, Übey b. Kaab ve Ebu Huzeyfe’nin mevlâ’sı Sâlim’den.” Rasûlullah bu
açıklamasına İbn Mes’ud ile başlamıştı . ” (Buhârî, Fezâilü’l Kur’ân, 8)
İbn Mes’ud, Kur’an’ın yayılmasına, onu, Rasûlullah’dan aldığı şekilde öğretmeye çalışırdı. Öte yandan tefsir
ilminde de mühim hizmetleri olmuştu. İbn Mes’ud der ki: “Habeşistan’a hicret etmeden önce, Mekke’de
bulunduğumuz sırada, Rasûlullah’a, namaz kılarlarken selâm verirdik, o da selâmımızı alırdı. Habeşistan’dan
dönüşümüzde yine aynı şekilde namaz kılarlarken selâm verdik, selâmımızı almadı. Namazını bitirdikten sonra
Rasûlullah’a sebebini sordum: “Cenâbı Hak, namazda konuşmayı yasakladı”, buyurdular. (İbn Hanbel, Müsned, 1,
377).
Yine İbn Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.s.)’e şöyle soruldu: “En büyük günah şunlardan hangisidir?
Allah’a ortak koşmak, kendi çocuğunu öldürmek, komşunun karısı ile zina etmek. ” O zaman Rasûlullah’a şu
âyet-i kerime indi: “Onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etmezler, Allah’ın haram kıldığı cana
haksız yere kıymazlar ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa kıyâmet günü ağır cezaya çarptırılır. ”
(el-Furkan, 25/67).
İbn Mes’ud kendi re’yi ile Kur’ân’ı tefsir etme hususunda son derece ihtiyatla hareket ederdi. Kendisi bunu
izah ederek der ki: “Mescitteydim. Orada Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsir eden bir adamı gördüm ve hemen
oradan ayrıldım. Bu adam: “Göğün açık bir duman ile geleceği günü bekle, o insanları sarar, bu, acıklı bir
azaptır.” (ed-Duhan, 44/10), âyetini tefsir ederken, kıyâmet gününde herkesin nefesini tıkayacak ve onları
nezleye uğratacak bir dumandan söz ediyordu. Hâlbuki bir insanın bilmediği bir şey için Allah bilir, demesi,
onun ilmine delâlet eder. Bu âyet-i kerime ise Kureyş’in Rasûlullah’a karşı son derece şiddetli
davrandıkları zamanlarda inmişti.
İbn Mes’ud, Kur’an-ı Kerim’i bizzat Rasûlullah’dan öğrenenlerdendi. Onun için kıraatinde başka bir
mükemmellik vardı. Rasûlullah onun kıraatinden bahseder ve onu överdi. Bir gün Mescidte İbn Mes’ud, güzel
sesle Nisâ sûresini okuyordu. Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ebu Bekir ve Ömer ile birlikte mescide gelmiş ve onu
zevkle dinledikten sonra şöyle demişlerdi: “İbn Mes’ud! ne dilersen dile nâil olursun!”
Ebu Bekir’den sonra Hz. Ömer gelmiş ve Rasûlullah’dan duyduklarını İbn Mes’ud’a müjdelemek istemişti. İbn
Mes’ud ona: “Ebu Bekir seni geçti” demişti. Hz. Ömer de: “Allah Ebu Bekir’den razı olsun, onun daha önce
sana geldiğinden haberim yoktu” demişti (İbn Hanbel, Müsned, 1, 454)
Gerçekten İbn Mes’ud’un kıraati son derece güzeldi. Rasûlullah, Kur’an’ı ona talim ettikten sonra, sesinden
dinlemek isterdi. İbn Mes’ud, bir gün Rasûlullah’a: “Biz Kur’an’ı sizden okuduk, sizden öğrenmedik mi?”
demiş, Rasûlullah da şöyle buyurmuştu: “Evet ama ben Kur’an’ı başkalarından dinlemek isterim.”
İbn Mes’ud diyor ki: “Bir gün Rasûlullah’ın huzurunda Nisâ sûresinden bir bölüm okuyordum. “Her ümmetten bir
şâhid getirdiğimiz, seni de onların üzerine şâhid getirdiğimiz vakit, bakalım onların hali nice olacak?”
(en-Nisâ, 4/41). Âyeti kerimesine geldiğim zaman, Rasûlullah’ın gözleri yaşarmıştı .”
İbn Mes’ud, Rasûlullah’a yakınlığı dolayısıyla son derece geniş bilgiye sahipti. “Onun, o devre ait
bilmediği yoktu” dersek mübalâğa etmiş olmayız. Bununla beraber o, asr-ı saâdet’e ait rivâyetlerde son
derece ihtiyatlı davranırdı. Amr b. Meymun şöyle der: “Abdullah ile tam bir yıl kaldım. Bu müddet içinde
onun ‘Rasûlullah buyurdu’ dediğini duymadım. Şâyet böyle bir söze başlarsa bütün vücudu ürperir ve alnından
terler akardı.” (İbn Sa’d, Tabakat, 111, 156).
İbn Mes’ud’un talebelerine olan en büyük nasihati ve vasiyeti; Rasûlullah’ın hadislerini rivâyet ederken son
derece dikkatli olmalarıydı. O, talebelerine derdi ki: “Rasûlullah’dan bir söz naklettiniz mi, o sözün
nübüvvet ve risâlet şanına en lâyık, ümmetinin hidâyetine en faydalı ve takvâya en uygun olanını gözetiniz.”
(İbn Hanbel, Müsned, I, 385).
İbn Mes’ud’un, çok ihtiyatlı davranmasına ve talebelerine de hadis rivâyeti konusunda sıkı sıkı tembihlerde
bulunmasına rağmen, ondan çok hadis rivâyet edilmiştir. Üstelik o, çok rivâyetiyle tanınan Muksirun*
sahâbîlerden biridir. Buna rağmen İbn Mes’ud, mutlak hadis rivâyet etmez, onun rivâyetleri çoğunlukla
Rasûlullah’dan öğrendiği farzları açıklayan ve dini emirlerin kolayca anlaşılmasına yardımcı olan
talimatlardır. Sahih hadis kitapları ve müsnedlerde ondan rivâyet edilen hadislerin toplamı
sekizyüzkırksekizdir. Bunların altmışdördünü Buhârî ve Müslim müştereken rivâyet ederler. Ayrıca yirmibirini
Buhârî, otuzsekizini Müslim nakletmiştir. Böylece Buhârî, İbn Mes’ud’dan toplam seksen beş, Müslim, toplam
doksandokuz hadis rivâyet etmişlerdir.
İbn Mes’ud, fıkıh ilminin kurucularından olan fakîh sahâbilerden biridir. O, özellikle Hanefi fıkhının temel
taşıdır. Önce de belirttiğimiz gibi, o, bütün Kûfe eyaletinin kadısıydı. Onun içindir ki İbn Mes’ud, halka,
fıkıh meselelerini ve içtihadlarını öğretir, bütün mürâacatlarını cevaplar ve problemlerini hâllederdi. Irak
kıtasının bütün âlimleri, İbn Mes’ud’u rehber tanırlardı. Çünkü fıkıhta en çok istifâde ettikleri zat oydu.
Hz. İbn Mes’ud’un başlıca talebelerinden olan Alkame b. Kays ile Esved b. Yezid, özellikle fıkıh ilmindeki
derinlikleriyle şöhret kazanmışlardı. Bunlardan sonra İbrahim enNahàî, Kûfe fikhına genişlik vermiş ve Irak
fakîhi ünvanını almıştı. İbrahim en-Nahâî’nin bütün dayanağı İbn Mes’ud’un içtihadlarıydı. İbn Mes’ud’un bu
ilim hazinesi, en-Nahâî’den, Hammâd b. Süleyman’a intikâl etmiş, ondanda İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye
geçmişti. İmâm-ı A’zam bunları genişletmiş, ilim ve ictihadıyla yaymıştı. Böylece İslâm âleminin önemli bir
bölümü, bunların ilminden yararlanmıştır.
Abdullah İbn Mes’ud, kıyas ile muasırlarının birçok problemlerini çözmüş, bu kaidenin yerleşmesinde son
derece büyük hizmetlerde bulunmuş ve böylece usul-u fıkıh ilminin ortaya çıkmasına, istinbat melekesinin
kuvvetlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.
İbn Mes’ud, bu suretle kıyas’ın en önemli esaslarını tesbit etmiştir.
İbn Mes’ud’un bu önemli fıkhî görüş ve içtihadları Mısırlı âlim Muhammed Ravvâs Kal’aci tarafından
“Mevsû’atu Fıkhî Abdullah İbn Mes’ud ” (Abdullah ibn Mes’ud’un Fıkhî Ansiklopedisi, Kahire 1984) adıyla
toplanmış ve ilim hayatına kazandırılmıştır.
Hz. İbn Mes’ud’un muasırları ondan birçok meselelerde faydalanmışlardır. İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî;
“Ashâb içinde fıkıh meselelerinde derinlik sahibi olanlar Hz. Ali, Ubey b. Ka’b, Ebu Musa el-Eş’ari, Hz.
Ömer, Zeyd b. Sabit ve Abdullah İbn Mes’ud’tur” der. İmam Sa’bi: “Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit ve Abdullah ibn
Mes’ud’un bütün ümmetin ufkunu açan fıkhî meseleleri çözdüklerini ifâde eder. Zamanımın bütün âlimleri
Abdullah İbn Mes’ud’u büyük fakih bilirlerdi. Hz. Ömer onu gördükçe güler: “Bu, ilimle dolu bir zattır.”
derdi.
İbn Abbas da, İbn Mes’ud hakkında şöyle der: “Kur’ân’ın en büyük tercümanıdır.”
İbn Mes’ud’un ileri gelen talebelerinden biri Alkame b. Kays idi. Alkame, dimağının tazeliği, malûmatının
genişliği ile seçkindi. İbn Mes’ud, onun kendisinden daha çok malûmatlı olduğunu söylerdi:
İbn Mes’ud, Kûfe’de bütün talebelerine Kur’ân’ı Kerim, hadîs ve fıkıh okuturdu. Dersine devam edenler büyük
bir halka oluştururlardı. Ondan ders okuyanlar arasında büyük şöhret kazananlar da vardı. Alkame, Meşruk,
Esved, Abîde, Kâdı Şüreyh, Ebu Vâil bunlar arasındadırlar. Her biri büyük bir âlim olan bunlar arasında
özellikle Alkame, daima İbn Mes’ud’u hatırlatan bir simâ olmuştu. İbn Mes’ud yola çıktığı zaman
talebelerinin çoğu onunla beraber hareket ederler ve ona yoldaş olurlardı.
Bir gün Habbâb b. Eret, İbn Mes’ud’un son derece geniş olan ders halkasına gelmiş, oraya devam eden
gençlerin çokluğundan memnun olmuş ve İbn Mes’ud’a en liyakatli talebesini sormuştu. İbn Mes’ud da Alkame’yi
göstermişti. Hz. Habbab, Alkame ile görüşmüş ve onun malûmatının genişliğinden çok derin bir zevk duymuştu.
İbn Mes’ud’un talebeleri, kendisini derin bir iştiyakla dinlerler ve derslerini aşk ve şevkle alırlardı.
Başlıca talebelerinden olan Şakik der ki: “Mescitte İbn Mes’ud’u bekler, onun derse çıkması için yolunu
gözetlerdik. Bir gün biz böyle bekleşirken Yezid b. Muaviye en-Nehai gelmiş ve bize: ‘Dilerseniz evine gidip
bakayım, evdeyse alıp getirmeye çalışayım’ demiş ve gitmişti. İbn Mes’ud gelmiş, bize: ‘Ben sizi bıktırmamak
için gelmedim. Rasûlullah bize vaazlarını fasıla ile verirdi. Çünkü bıkkınlığa uğramamızı istemezdi.’
demişti.”
İbn Mes’ud, sünnet-i seniyye’ye uygun bir ahlâk sahibiydi. O, ahlâk ve yaşayış tarzını bizzat Rasûlullah’dan
öğrenmişti. Çünkü o, Rasûlullah’ın en yakın dostlarındandı. Her zaman Rasûlullah’ın yanına girer,
hizmetlerini görür, ayakkabılarını çevirir, önünde yürür, yıkanacağı zaman perde tutar önünde siper olurdu.
Rasûlullah ona, kayıtsız şartsız bir müsaade vermişti. İbn Mes’ud’a: “Her zaman yanıma girebilirsin, ancak
benim mani olacağım zamanlar hariç” derdi. (İbn Sa’d, Tabakat, 111, 153-154). Bunun içindir ki onun,
Rasûlullah’ı yegâne uyulacak insan bilmesi, onun her hâliyle hâllenmesi kadar tabii bir şey olamaz. İbn
Mes’ud, Kûfe’den ayrıldığı hâlde ünü orada uzun zaman yaşamış; herkes onun ilim ve irfanının yanı sıra
takvasını, iffetini, güzel huyluluğunu, kalbinin rikkatini ve övgüye değer ahlâkını anmaya devam etmişti.
Hz. Ali, Kûfe’ye gittiği zaman İbn Mes’ud’un övgüye değer vasıflarla anıldığını duyduktan sonra onun
Kur’ân’ı Kerim’e vukûfunu, helâli helâl, haramı haram tanıdığını, dinde fakih ve sünnette âlim olduğunu
ilâve etmişti.
Abdullah İbn Mes’ud, Ebu Umeyr adında bir dostunu ziyaret etmek üzere çıkmış, fakat evinde bulamayarak
âilesine selâm göndermiş ve kendisine bir miktar su verilmesini rica etmişti. Evin hanımı, hizmetçisini
komşuya göndererek su istetmişti. Hizmetçi geciktiği için hanım ona lânet okumuştu. İbn Mes’ud hanımın
hizmetçiye lânet okuduğunu duymuş ve evden çıkmıştı. Çıkarken dostu Ebu Umeyr ile karşılaşmıştı. Ebu Umeyr
“Ya Ebu Abdurrahman! Sen kendisinden kadınların kıskanılacağı bir adam değilsin, niçin kardeşinin hanımına
selâm vererek içerde oturmadın ve su içmedin?” demişti. İbn Mes’ud’un cevabı: “Öyle yaptım fakat zevceniz ya
su bulunmadığı veyahut evdeki su kâfi gelmediği için hizmetçiyi komşuya gönderdi, hizmetçi geç kaldığı için
de ona lânet okudu. Hâlbuki ben Rasûlullah’dan şu sözleri duydum: “Lânet kime gönderilmişse ona gider, ona
kazılmak ister. Şayet buna bir yol bulamazsa: Ya Rabbi, beni falana gönderdiler, kalktım gittim, ona hulûl
için bir yol bulamadım! Şimdi ne yapayım? der. Cenab-ı Hak da ona: Nereden geldinse oraya dön der. ” Onun
içindir ki, hizmetçinin bir mazereti olabileceğini düşündüm ve lânetin geri dönmesinden korktum. Buna sebep
olmak istemedim.”
Bir defasında adamın biri vefat etmiş ve hiçbir hayrı olmadığı söylenmişti. İbn Mes’ud, bunu duyar duymaz,
elinde bulunanları sadaka olarak vermişti. Rasûlullah’ın Ashâb’ından birçokları, onun sünnetine yapışmakla
büyük bir şerefe kavuştular. Fakat Abdullah İbn Mes’ud, hiçbir zaman dünyayı istemedi. O hep ahireti
gözetirdi. Hz. İbn Mes’ud, son derece misafirperverdi. Kûfe’de ikâmet ettiği sırada evi hiç misafirsiz
kalmazdı.
İbn Mes’ud, namazlarını vaktinde kılmaya o kadar riayet eder ki, bir kere Vali Velid b. Ukbe, Kûfe
mescidinde halkı bir süre bekletmişti. İbn Mes’ud hemen kalkarak, halka namazı kıldırmıştı. Vali, buna
üzülerek, niçin böyle yaptığını sormuş ve “Mü’min’lerin emirinden bir buyruk mu aldın? Yoksa bir bid’at mı
icat ettin?” demişti. İbn Mes’ud, ona şu cevabı vermişti: “Ben, mü’minlerin emirinden bir buyruk almadığım
gibi, bir bid’at de icat etmedim. Fakat senin bir işin vardır, diye bizim de namazımızı geciktirmene Allah
razı olmaz.”
İbn Mes’ud, Ramazan’dan başka çoğu günler oruç tutar, Aşûre* günlerini de oruçlu geçirirdi. Abdurrahman b.
Yezid der ki: “İbn Mes’ud, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Oruca ve namaza devamdan ayrıca bir zevk
alırdı. İbn Mes’ud, son derece külfetsiz bir hayat sürer, gayet basit yemeklerle beslenir, külfetsizliği ve
sadeliği hayatının düstûru bilirdi. Talebesi Alkame, bu hususta İbn Mes’ud’un harfiyen Rasûlullah’a uyduğunu
söyler. İbn Mes’ud; senelerce beytü’lmâl* idare etmiş, bir gün, bir dakika da olsa adalet ve insaftan
ayrılmamıştır.
Ahmed AĞIRAKÇA


Etiketler: ,


Kategori: